Bazı kitaplar vardır.
İlk gençlik döneminizde ilginizi çeker, hani o, “Dünyanın iyi bir yer olduğuna dair inancınızın tam olduğu” zamanlardır. Hayata, keşfetmeye, anlamlandırmaya büyük bir açlık duyduğunuz meraklı döneminizdir. Raflarda karşınıza çıkar, alıp okumak istersiniz ancak bir sebepten ötürü bir türlü buluşamazsınız. Ya elinizde başka bir kitap vardır, ya başka niyetle girmişsinizdir kitapçıya, ya da ya da size göre bir sebep işte. Sonra zaman geçer, epey bir yaşanmışlıkla ve hayat da demini almışken bir gün aklınıza geliverir.
“Sana Gül Bahçesi Vadetmedim” romanı benim için böyle bir kitaptı. Konusunu az çok bilir, belki de hiçbir zaman okumak için hazır hissetmezdim. Hafızamın derin kuyularına attığım ve bir türlü sıra gelmeyenlerdendi. Sonra zaman geçti, günü geldi ve ben o erteleme zincirini kırdım. 2026 yılı okuma listemde ilk sıraya aldım.
Roman pek çok açıdan farklı; her şeyden önce konusu, ardından yazarı ve tabii ki okuyucuda bıraktığı izler dikkate değer. Sarsıcı gerçekliğiyle 16 yaşındaki bir genç kızın, Deborah Blau’nun şizofreni hastalığı ile mücadelesini ve iyileşme sürecini anlatıyor. Aslında anlatım ve konusu açısından sert bir kitap. Zaman zaman zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bunun nedenlerinden biri de kitabın yazarı: Joanne Greenberg.
1964 tarihli kitap, yazarın öz yaşam öyküsünden doğan yarı otobiyografik bir roman. Şizofreni hastalığını yenebilmiş nadir insanlardan biri olmanın yanısıra Greenberg; Colorado Maden Okulu'nda antropoloji profesörü ve gönüllü Acil Tıp Teknisyeni. 2026 yılı itibariyle 93 yaşında ve Amerika’da hayatını sürdürüyor.
Deborah’ı bu hastalığa taşıyan birden fazla travma var aslında. Her şeyden önce Yahudi bir ailenin ferdi ve okulda, çevresinde toplumsal dışlanmanın etkisini sonuna kadar hissediyor. Algıları açık, farkındalığı yüksek ve üstün zekâlı bir kız olan kahramanımız resim sanatında da çok başarılı bir figür 5-6 yaşlarındayken üretrasındaki bir tümörü aldırmak için ameliyat oluyor. Hekimlerin alelade ve empatiden uzak yaklaşımları, onun hislerine alaycı ve sığ tepkileri, küçük bir çocuğun mahremiyetine ve acısına duyarsızlıkları ipleri koparan mesele oluyor. Tüm bu etmenler bir araya geldiğinde bu hassas kalp ışık hızıyla bizim dünyamızdan uzaklaşıyor ve adını “ YR KRALLIĞI” koyduğu kendi gerçekliğinde yaşamaya başlıyor. Yaşamın şiddetine karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması… Bu dünyanın da karakterleri var Yr’nin tanrıları, şeytanları, Sansür, Koro, Lactamaeon, Antarrabae ve kendi dili var. Deborah bu dili özellikle krize gireceği zamanlarda rahatlıkla konuşabiliyor. Bu düşler alemi, gerçek hayatta zorlandığı her an öyle güvenli bir kaçış yeri oluyor ki zamanla zihni bu karakterlere bürünerek onu tamamen kontrol etmeye ve yönlendirmeye başlıyor. Akıl hastanesine gelişi ise 16 yaşında intihara kalkışması sonucu ailesinin son bir umut diyerek çare aramasıyla oluyor.
Uzun soluklu bir yolculuk, orada yıllarca kalıyor. Tam da burada size Dr. Fried (YR diline göre Füri)den bahsetmem gerek. Füri, alanında çok başarılı, Deborah ile de özel olarak ilgilenme kararı alan psikiyatr. Tıbbın yapabileceğinin ötesinde sabırla, sevgiyle, sakinlikle ve önyargısız yaklaşımıyla yıllar içinde Deborah’ı adım adım gerçek dünyaya taşımaya çabalıyor.
Roman konusu ve akışı için daha fazla detaya girmeden bende kalan, hafızama yazdığım kısmına sözü getirmek isterim. Füri, bir hekim olarak bu zor süreçte çok önemli bir şeyi başarıyor. Deborah’ın demir perdesini aralıyor ve onun kıskacına kapıldığı YR dünyasından gerçek dünyaya geçişi için “umut” aşılıyor. Ummak, umut etmek Deborah’ın algısında çok uzak kavramlarken, birlikte bu iyileşme sürecini nasıl şekillendirdiklerine tanık oluyoruz. Biz de umutlanıyoruz, sonra öfkeleniyoruz, sonra mücadele etmenin tek çıkar yol olduğunu görüyor, sonra bir kez daha, yeniden ve tekrar yeniliyoruz. Sıfır noktasında yeniden başlama cesaretini de buluyoruz… Her kriz, her korku, her ikilem, olmadı başaramayacak galiba derken, mücadelesine biz de umut bağlıyor, onunla birlikte iyileşiyoruz.
Kitabın adı da bu mücadelelerin birinde hekim-hasta diyaloğunda karşımıza çıkıyor:
Deborah, “Adalet uygulanmıyorsa, namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarımızı koruyan insanlar acı çekiyorsa sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor?” diyerek gerçek dünyayı eleştiriyor. Füri cevap veriyor: “Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz adalet vadetmedim ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk vadetmedim. Sana ancak, tüm bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım ve sağlıklı olmak. Gücünün yettiği kadarıyla bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem. Hiç kusursuz güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır. Üstelik böyle bir dünya çok sıkıcı bir yer olur.”
Edebiyatı her zaman ustalıklı bir işleyişle gerçeği kurguya, kurguyu gerçeğe taşıyan bir sanat olarak adlandırırım. Bu bağlamda incelediğimizde (her ne kadar bazı çevreler o dönemde kitabı roman olarak kabul etmese de) okuyucuya derdini anlatan, özgün, farklı ve iyi işlenmiş başarılı bir örnek olarak okudum.
Ve düşündüm…
Kitabı eğer o yıllarda okusaydım hayatımda nasıl bir iz bırakırdı? Neyi farklı yapardım? Sana Gül Bahçesi Vadetmedim sözü sanırım beraberinde taşıdığı mücadele gücüyle bana da umut verebilirdi.
Yine de geç değil, insan her döneminde umuda ihtiyaç duyar.
Sana Gül Bahçesi Vadetmedim
Joanne Greenberg
Metis Yayınları