Hayatın ve doğanın içinde hiçbir şey bir sonraki güne aynı haliyle uyanmaz. Her şey devinir, dönüşür, yenilenir. İnsan da doğanın ayrılmaz bir parçası olduğundan bu akışın dışında düşünülemez; her gün, her olan bitenle birlikte değişimin izini taşır.
“Doğaya direnen insan değil; onunla uyumlanan insan özgürleşir.”
Bu yolculukta zihnimizdeki ses, yaşadıklarımıza sürekli anlamlar yükler. Doğru–yanlış, kolay–zor gibi etiketlerle deneyimlerimizi sınıflandırır; bazen de bizi durdurur, direnç yaratır. Oysa bu iç ses her ne söylerse söylesin, yaşadığımız her şey bir deneyimdir. Kimi zaman sevindirir, şükrettirir; kimi zaman üzer, yorar. Ama her hâlükârda güçlendirir, büyütür, bizi bir sonraki güne ve geleceğe hayallerimize doğru hazırlar. Ve çoğu zaman fark etmeden, başka bir insana dönüştürür.
Burada asıl mesele, yaşananların karşısında kim olduğumuzu fark edebilmektir. Nasıl tepkiler verdiğimizi, neyi seçtiğimizi, seçimlerimizi bilinçli mi yoksa geçmiş inançlarımızın gölgesinde mi yaptığımızı görebilmek…
Çünkü;
“Fark edebilirsek, fark yaratırız!”
Yıllardır inandıklarımızın karşısında bugün bambaşka seçimler de yapabiliriz. Bakış açımızın değişmesi bizi tutarsız kılmaz. Aksine; yaşamdan öğrendiklerimizle esnekleştiğimizi, değişimi izleyebildiğimizi ve yeniliği kucaklayabildiğimizi gösterir. Bu da insanı derin bir özgürlükle buluşturur.
Doğadaki akışla uyumlanmadığımızda, olanı kabul etmek yerine direndiğimizde şunu kendimize sormayı deneyebilir miyiz?
Çoğu zaman olan, bizim direncimize rağmen kendi akışında ilerlemeye devam eder. Değişmeyen şey, çoğunlukla dış koşullar değil; onlara yüklediğimiz anlamlardır. Yorumlama biçimimizin iradesi ise tamamen bize aittir. Sürekli aynı inanca tutunuyorsak direnç de tam buradadır. “Başka bir olasılık mümkün mü” sorusuna zihnimizde alan açmamaktır.
Kabul etmediğimizde yalnızca ruhumuz yaralanmaz; bedenimiz de bu yaralanmadan payını alır. Bu direnci bilinçle fark edemediğimizde, beden bize yolumuzu şaşırdığımızı hatırlatır.
Kabul edemediklerimize dair sinyalleri, çoğu zaman bedenimiz aracılığıyla duyarız.
Ve;
“Fark edebilen, zihninin yüklerinden özgürleşir.”
Unutma; değişime dirençte olduğunu fark ettiğin anda, olana doğrudan bir etkin olmadığını görebildiğinde, hâlâ değiştirebileceğin bir şey vardır.
O da bakış açındır.
Olana dair yorumlarını değiştirmek, olanın içinde sana iyi gelebilecek başka ne olabileceğini sorgulamak… Bulamadığında ise üst bilince teslim olabilmek.
Kısacası; olan ile onun üzerine yazdığın sana ait hikâyeyi ayırt edebilmek…
Bu da ancak;
“Bir seçimle mümkün olabilir.”
Bu seçim; olan bitene dair zihninde yazdığın hikâyenin dışında başka bir olasılık aramak, baktığın pencerenin açısını değiştirmek, gösterdiğin tavırla oluş halini yükseltebilmektir. Sana hizmet etmeyen duygulara bilinçli bir mesafe koyabilmektir.
Çünkü insan, eğer isterse, her an ve yeniden istediği hâle bürünebilen bir varlıktır. Yaşamın sunduğu birçok olasılığı deneyimlemek ise esnek bir zihinle mümkündür. Bu da bazen, inandıklarını mutlaklaştırmak yerine, özgür bir zihne merhaba demeye cesaret edebilmeyi gerektirir.
Unutma;
Sana hizmet etmeyen, iyi gelmeyen hiçbir düşüncede, duyguda ya da davranışta kalmak zorunda değilsin.
Değişime açıklık; zihni ve kalbi ferahlatır, özgürleştirir ve insanı kendi gerçeğinde yaşamaya davet eder. Bu da bireyin, sonucundan tatmin olacağı bir hayata imza atması demektir.
“Değiştiremediğini fark ettiğin anda şunu hatırla:
“Olanı değil belki ama ona dair zihninde yazdığın hikâyeyi, bakış açını ve sonrasında da seçimlerini değiştirebilirsin.”
Çünkü;
“Direncimiz, olanı durdurmaz; sadece kendimizle aramıza mesafe koyar.”
Ve;
“Değişim dışarıda değil; ona nasıl baktığımızda başlar.”
Sağlıcakla
Aynur Görmüş