O, karanlığın içinden ışık toplamayı iyi bilen çocuklardandı. Gözlerinde her zaman yeniden doğacak bir güneş saklıydı sanki. Her akşam göğün kızıllığını izler, sanki o renklerin içinde kendi kurduğu düşlerin hikâyesini yazardı. Yüzünde yumuşak ama acıyla yoğrulmuş bir hüzün, yaşamın ona erken verdiği sorumlulukların gölgesi vardı. Yine de bakışlarında tuhaf bir parlaklık vardı. Biliyordu; karanlığı kabul eden ama ona asla teslim olmayanların ışığı hiç sönmezdi.
Her sabah, güneş henüz utangaç bir çizgi halinde ufku yoklarken, çocuk yüzünü göğe kaldırır, “Her şeye rağmen sen her gün vazgeçmeden yine doğuyorsan, ben de seninle uyanacağım,” derdi içinden. İnsanın yalnızca nefes alıp vermek için yaşıyor olamayacağına, mutlaka bir amacı olması gerektiğine inandırdı. Her yeni güne başlamak için anlamı ancak kendisinin yaratabileceğinin farkındalığına çok erken varmıştı, hem de daha o çocuk bilincinde…
Çünkü insan böylesi muhteşem bir doğaya geldiyse, her sabaha güneşin doğuşuna eşlik etmek için de bir uyanma sebebi bulmalıydı. Sadece nefes alıp vermek, canlı kalmak için yaşamamalı, daima uyanmaya dair bir anlamın yaratıcısı da kendisi olmalı diye düşünürdü.
Çocuğun köyünde Nardugan zamanı yaklaşıyordu. Yılın bu zamanlarında herkes ateşler yakar, ağaçların dallarına dilekler bağlardı. Henüz çok küçükken bu geleneği anlamaya çalışırdı ve bir gün “Güneş her gün neden yeniden doğuyor ki? Gitmese, dünya hiç kararmasa olmaz mı?” diye sordu Ninesine. Karanlık ürkütücüydü çünkü. Köyün yaşlı ama saygın kadınlarından olan ninesi, ona gülümsedi ve şöyle dedi:
“Işık değerini ancak karanlıkta öğrenir, evlat.”
Bu cümleyi o an pek anlamadı ama zihnine kazıdı.
Onların köyünde kışlar da karanlıklar gibi hep uzun olurdu; toprak soğur, rüzgâr geceleri çığlık gibi eser, insanlar sessizleşirdi. Ama O, bu sessizliği bir davet gibi duyardı. Çünkü büyüklerinden dinlediği hikâyeleri hatırlardı.
Şimdiyse o zaman gelmişti;
“Nardugan: Güneşin yeniden doğduğu, ışığın daima karanlığa galip geldiği en uzun aydınlıkların zamanı. “
Bunun peşinden çocuk o gece kendi ışığını bulmak için karanlığın altına çıktı. Gökyüzü koyu bir çini mavisiydi. Ay bile çekingen görünüyordu. Gözlerini kapattı, sessizliğin içinde duyabildiklerini fark etti, düşündü. Ve işte o zaman ninesinin söylediği cümleyi yeniden ama bu sefer başka türlü hatırladı.
Karanlık yok edilmesi gereken bir düşman değildi, ışığın kıymetini öğretendi. Her şeyin onu var eden bütünseli ile anlamlı olduğunu fark etti. Çünkü doğada zıtlık yok, bütünsellik vardı ve biri olmadan diğerinden söz edilemezdi. İnsanın da aydınlık yanlarını kucaklayıp, taçlandırdığı gibi karanlıklarını da kabul edip şefkat göstermesi gerekecekti.
O an içinden geçen tek bir dilek vardı: “Lütfen, ışığımı kaybetmeyeyim.”
Çimenlerin üzerine uzanıp gökyüzünü izlerken uyuyakaldı. Sabah olunca güneş ufku yararak doğdu, ışığı yüzüne vurdu. Çocuk gözlerini açtı ve güneşe döndü; sanki yeni bir kalp atışı duyuyordu.
Ve o an anladı:
Nardugan, yalnızca gökteki güneşin değil, insanın kendi içindeki ışığın da yeniden doğuşuydu.
Kalbinde hem aydınlık hem karanlık yanların birlikte var olduğunun fark edilişini güneşe selam vererek kutladı.
“Surya Namaskar”
Surya = Güneş
Namaskar = Selam / saygı duruşu
Aydınlık yanların tüm dünyada tüm kalplerde hep galip gelmesini diledi. Ama karanlıklarını da kucaklamayı, onlara şefkat göstermeyi gün be gün öğrendi.
“Çünkü ışığın gücü, karanlığı yok etmekten değil, ona doğru yön verebilmekten geçiyordu.”
Hep ruhu sıkıştığında yaptığı gibi yine o gün de kışın en uzun gecesinde, köyün dışındaki kuru ağacın altına gitti. Elini ağacın gövdesine koydu; Geçmişin yüküyle kalbine gelen bilgeliğine şükretti, geleceğin umudu ise gözlerinde parlıyordu.
“Güneş yeniden her gün doğuyorsa,” dedi, “Ben de kendimden yeniden doğabilirim, hem de her gün.”
Tam o anda, her sabah olduğu gibi ufkun ardında bir ışık kıpırdadı; önce yüzüne, sonra kalbine değdi. Karanlık boyun eğdi.
Çocuk o gün anladı ki:
"Nardugan sadece bir bayram değil, insanın kendi içindeki güneşi hatırlama cesaretidir."
Ve o artık ışığın ta kendisiydi.
Nardugan’ın kadim anlamı, bugün bize hâlâ aynı şeyi fısıldıyor: İnsan, karanlığı yenerek değil; karanlığı anladıkça, varlığını kabul ettikçe, kucakladıkça kendi ışığını da büyütebilir.
İçsel karanlığımızın uzadığı zamanlarda hepimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen o güneş yeniden elbet doğmayı bekliyordur. Her yıl dönüp gelen bu kutlu an, sadece takvimde bir tarih değil, insanın kendi varlığına yeniden çağrılışıdır. Belki de hepimiz, çocukluğumuzun en ürkek gecelerinde duyduğumuz o sessiz umutla hatırlarız bunu: Işık, yalnız gökyüzünde değil; yüzümüze ve kelimelerimize sinen insanca bakışlarda ve vicdanlarımızda da çoğalır. Ve biz o ışığı büyüttükçe, dünyaya sa ilham olabiliriz. O zaman bizimle birlikte her şey yeniden doğar.
Aynur Görmüş
Fotoğraflar 21.Aralık 2025 ‘de Tasarım Parkı Sanat galerisinin “Nardugan” isimli karma resim sergisindendir.
Eser adı: “Işığını Kalbinde Taşıyanlar”
O'nun gözleri, karanlığın içinden kendi ışığını yeniden doğurabilmenin cesaretini temsil eder.
İnancımız, en uzun ve karanlık gecede bile içimizdeki güneşin sönmeyeceğini, ışığın karanlıkla anlamlı ve bütün olduğunu bize fısıldar.
Çünkü gerçek doğuş, gökteki güneşten önce insanın kendi içinden başlar. Tıpkı güneş gibi, insan da her yıl, hatta her sabah kendi içinden yeniden doğabilir.