Bahis, kumar, fuhuş, uyuşturucu, rüşvet, savaş, işgal, cinayet, zulüm, hile… Karanlığın ne kadar sıfatı varsa doldurun gündemi. Doldurun ki gerçeklik konuşulmasın. Fakirlik, her alanda derinleşen eşitsizlik, adaletsizlik, eğitimsizlik görünmez kılınsın. Sadece ülkemizde değil, dünyanın tamamında hızla yayılan yozlaşma; bilinci baskılayan, gücü merkeze alan otokrasik yönetim biçimleri egemenliğini tescillesin. Kendi küçük dünyasında hayatını “belasızca idame ettirdiğini” sanan, mutlu olduğuna inandırılmış bir azınlık oluşsun.
İnsan uykuda kaldıkça her şey ya bir kabus ya da güzel bir rüyadır. Asıl soru şudur: Ya bir gün uyandığımızda?
Bugün “ilke” dediğimiz şeyin dinlerle, ezoterik öğretilerle ya da soyut ahlak anlatılarıyla toplumsal ölçekte sağlanamadığı apaçık ortada. Vicdan ise tek başına yeterli bir dayanak değil; çünkü vicdan da yorulabilir, susabilir ya da susturulabilir. Toplumsal iyileşme, yalnızca bireysel iyi niyetlere bırakılamayacak kadar ağır bir meseledir. O halde binlerce yıldır evrimleşen insan, nasıl olur da hâlâ iyiye doğru istikrarlı bir yön çizemiyor? Karanlığın konforlu, sanal ve anlık hazlarından nasıl kurtulacak? Bilginin doğru ya da yanlış ayrımı gözetilmeksizin sorgusuzca yayıldığı bu çağda, insan nasıl derviş misali içine dönüp önce kendine, sonra Kamil’e ulaşacak?
Belki de bugün bu sorular, “hayata neden geldik, yaşamın amacı nedir?” sorularından bile daha kıymetli.
Ne kadar zor olursa olsun, matematiğin temel bir kuralı vardır: işlemler sırasıyla yapılır. Evrensel karanlıktan çıkmak için önce kendi karanlığımızda bir delik açmak zorundayız. Işıkla tanışmadan, onunla barışmadan başka odalara sadece karanlık taşırız. Bu çabanın kendisi bile bir direniştir. Olsun. Çünkü fiil eyleme dönüşmedikçe her söz, en hakikatli olanı bile, karanlıkta yankılanan bir sesten ibaret kalacaktır. Yankı vardır ama iz bırakmaz. Oysa iz bırakmak, konfor alanından çıkmayı; alışkanlıklarla vedalaşmayı, bazen yalnız kalmayı göze almayı gerektirir.
İnsanı iyiye götürecek yol, yeni bir ideoloji icat etmekten değil; bildiğini yaşamaktan, savunduğunu ödemeye razı olmaktan geçer. Bugün kötülüğün gücü, örgütlü olmasından çok bedelsiz olmasındadır. İyilik ise çoğu zaman yalnızdır, sessizdir ve kişisel bedeli pahalıdır. Bu yüzden zordur.
Belki de çağımızın ahlakı, büyük laflar değil; küçük ama süreklilik taşıyan tutarlılıklar olacaktır. Yalanı paylaşmamak, haksızlığı, adaletsizliği alkışlamamak, inandığıyla çelişmemek… Çünkü insanın ilk iktidarı başkaları üzerinde değil, kendi nefsine karşı kurduğu iktidardır. Orada kaybeden, dışarıda kazandığını sandığı her şeyi er ya da geç yitirir.
Bugün en büyük yoksunluk para, kaynak ya da teknoloji değildir; istikrar gösteren bir “Mana” yoksunluğudur. Her şey hızla değişirken insanın tutunacağı değerler “eski” diye kenara itilmiştir. Oysa bazı şeyler eskimez; sadece hatırlanmayı bekler: adalet, merhamet, vicdani özgürlük, hakikat arayışı… Bunlar çağ dışı değil, çağ üstüdür.
Karanlık caziptir; çünkü kısa yol vaat eder, günü kurtarır. Döndürür durur, ilerliyormuş hissi verir ama aslında yok oluşun ayak sesleridir. Tasavvufun “seyr-i sülûk” dediği yolculuk tam da bu yanılsamanın fark edilmesiyle başlar: yürüdüğünü sandığın yol seni kendinden uzaklaştırıyorsa, o yol yol değildir.
Felsefe yıllardır aynı soruyu sorar durur; “İyi nedir?” Tasavvuf ise daha sert bir soru yöneltir; “İyi kimdir?” Çünkü iyilik bir kavram değil, bir haldir. Aristoteles’in erdemi alışkanlıkla inşa edilen bir oluş hali olarak tanımlamasıyla, tasavvuftaki “halden makama geçiş” arasında derin bir birlik vardır. İkisi de aynı noktada buluşur: Bilmek yetmez. Eylem gerekir. Sabır gerekir. Kendine karşı dürüstlük, kendine yakınlık gerekir.
Modern insan teknolojik ilerlemeyle bilgiden boğulmuş, ama hikmetten aç kalmıştır. Çünkü bilgi zihni kapasitesi kadar genişletirken, hikmet kalbi derinleştirir. Zihin genişleyip kalp daraldığında ise kibir doğar. Kibir, karanlığın en rafine biçimidir; hakikat kılığına girer, doğru gibi konuşur ama böler, ayrıştırır, yabancılaştırır.
Tasavvuf buna “nefs” der, felsefe “ego”. İsimler değişir ama öz aynıdır; Kendini merkeze koyan bilinç, geri kalan her şeyi kendine hizmetkâr sanır. Bu yanılgıdan savaş doğar, zulüm doğar, adaletsizlik doğar. Çünkü başkasını araç gören akıl, bir süre sonra kendini de araçsallaştırır. Kant’ın uyarısı burada yankılanır: İnsan amaçtır, araç değil. Tasavvuf bunu daha yalın söyler: Yaratılanı sev, Yaradan’dan ötürü.
Sevgi sadece romantik bir duygu değildir; bir öz farkındalıktır. Çünkü nefsş terbiye etmeyen sevgi, merhamete değil toleransa dönüşür. Tolerans ise kötülükle yan yana yaşamayı normalleştirir. Oysa vicdan, gerektiğinde karşı durmayı da içerir. Mevlânâ’nın şefkatiyle Sokrates’in sorgulayıcı cesareti tam burada kesişir.
İnsanın iyiyi seçmesi bir sıçrama değil, bir arınma sürecidir. Tasavvuf buna “tezkiye”, felsefe “etik inşa” der. İkisi de dış dünyayı düzeltmeden önce iç düzeni sağlamayı şart koşar. Çünkü içi dağınık olanın kurduğu her düzen, sonunda kontrolsüz bir baskıya dönüşür.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, kurtuluşu sistemlerde aramaktır. Oysa sistemler insanın aynasıdır. Evrensel karanlıktan çıkış, kolektif sloganlarla değil; tek tek insanların kendi iç karanlığında açtığı küçük ama sahici deliklerle mümkün olacaktır.
Bir mum yakmak, karanlığı suçlamaktan daha devrimcidir.
Ve çoğu zaman en büyük direniş, kimsenin görmediği yerde ahlaklı kalabilmektir.
Orçun Oğlakcıoğlu